Günü, vakti belli olsa da her yıl Anneler Gününe yakın tarihlerde, bu günün gelmekte olduğu, hazırlanan reklam filmlerinden, firmaların kampanyalarından anlaşılabiliyor. Öte yandan, bu yıl Nisan ayı içerisinde Ankara’da Anne Müzesini ziyaret etme fırsatı bulunca bu yıl açısından Anneler Günü’nü hatırlatacak bir unsura şahsi olarak ihtiyaç duymadım. Hatta belki şu bile söylenebilir ki, bundan sonra annelerin kıymetini bilmek ve unutmamak için Anneler Günü’ne bile mutlak surette ihtiyaç duymayacağım. Anne Müzesi hem bu ihtiyacı tek başına büyük ölçüde karşılamış oldu hem de yeni düşüncelere, yeni arayışlara kapı araladı…

Ziyaretim esasen Ulucanlar Cezaevi’ne yaptığımız bir gezi vesilesiyle oldu. Gezi ekibinin geri kalanı cezaevini görmeye gitmişken ben de daha önce gördüğüm bu mekân yerine o tarihe kadar ziyaret etmemiş olduğum Anne Müzesini görmeye karar verdim. Ankara’nın mutat, kapalı ve yağışlı, vakitlerinden birine denk gelen ziyaret tarihimde, Ulucanlar Parkını geçtikten hemen sonra, Anadolu’nun pek çok şehrinde karşınıza çıkabilecek bir sokak arasından geçip dıştan görüntüsü mimari açıdan tarihi Ankara evleriyle uyumlu olan müzenin önüne geldim.

Müze giriş kapısının önüne yerleştirilen platformda yer verilen “Bu müze, Anadolu’nun gelmiş, geçmiş ve gelecek tüm annelerine hürmeten kurulmuştur.” izahatından başlamak üzere müze kompleksi içerisinde yer alan her bir yapı, her bir parça anlamlı ve derinlikliydi. Bu husus laf olsun diye zikredilmedi. Zira müzenin “fikir anası” ve kurucusu yazar Şermin Yaşar, vermiş olduğu röportajlarda müzenin kavramsal sanat örneği olduğunu ifade etmiştir. Tematik bir müze olan, “anne” ve “annelik” konuları etrafında şekillenen sanat eserleri topluluğu halinde inşa edilen müzenin her bir unsuru, her bir ayrıntısı bu anlamda birbiriyle alakalı ve ortak bir paydaya sahip durumda. Müzenin avlusunda karşıma çıkan her öge aynı duyguyu besliyordu. Duvar yazıları, anne ve çocuğu tasvir eden heykel, çeşme ve nazar boncuklu zeytin ağacı… Hepsi insana ‘yuva’ hissini hatırlatıyordu.
Müzeyi gezmeye henüz yeni başlamışken, müzeyi gezmek için çok kısa bir zamanımın -yaklaşık yarım saat- olmasına epey hayıflandım. Ek olarak, gezimin bütününü düşününce, müzedeki detayları takip etme konusunda da yeterli olmadığımı çok net bir biçimde fark ettim. Örneğin müzeyle ilgili olarak internette paylaşılan fotoğraflarda müze avlusunda, binalar arasına gerilmiş ipe asılan çamaşırlar vardı ve ben bu çamaşırlara belki de bakmış olmama rağmen onları görüp görmediğimi hatırlayamıyorum. Bu durum müzeyle ilgili anlatacağım birçok unsur açısından geçerli. Ancak bu benim çok dikkatsiz biri olmamdan değil, biraz da müze kompleksi içerisinde yer verilen yüzlerce eser, yapı ve “ayrıntı”dan kaynaklanıyor.
İki ayrı binadan oluşan müzenin avlusunda yer alan unsurların ardından iki katlı olan ve daha çok eser içeren binanın iç giriş kapısına yönelirken sol tarafta yer alan duvarda “Nevi Şahsına Münhasır Anne Müzesi Kuralları” sıralanmıştı. Tam anlamıyla anne tavsiyeleri olan bu kurallar arasından “Fotoğraf çektireceğim diye uğraşma, müzeyi gez. Hep hep gelemezsin, gelmişken gez iyice.” açıklaması gözüme fazlasıyla çarptı. İlk açıklamaya hak versem de maalesef uygulayamadım ve olabildiğince çok fotoğraf çekmeye çalıştım. İkinci açıklamaya da hak vermekle birlikte bu açıklama üzerine müzeye tekrar gelme konusunda vermiş olduğum kararı iyice pekiştirdim.

İki katlı olan binanın giriş kapısından içeri girince hemen karşıda bilet satışının yapıldığı ve müzenin fikir anası Şermin Yaşar’a ait kitapların sergilendiği bir alan bulunuyordu.

Bu alanın yanında, giriş kapısının hemen sağ tarafındaki iç duvarda ise “Yavrum, kuzum, oğlum, kızım, evladım” sözleriyle başlayan, “… tatlı dillim, çok sevdiğim, hoş geldin…” açıklamalarıyla biten çok samimi bir karşılama yazısı vardı. Yazılar, heykeller, çeşitli eşyalar, mektuplar, annelik madalyaları, görseller… daha nice eser ve yapı içeren müzedeki bu parçaların tamamından bahsetmem mümkün değil. Eminim müzenin içinde dolaşıp video çekimi yapsaydım dahi saatlerce devam eden çekimin sonunda gözden kaçan pek çok güzel detay ve vurgu olacaktı. Rahatlıkla söyleyebilirim ki Anne Müzesi adeta ilmek ilmek dokunmuş bir “bulunmaz Hint kumaşı” ve şükür ki yeri yurdu belli, erişilebilir vaziyette.

Annelerden ve annelikten konu açılmışken Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün annesinden bahsetmemek tabii ki olmazdı. Müzede bu çerçevede Zübeyde Hanım’la ve Atatürk ile ilgili eserlere yer verilmiş. Zübeyde Hanım’ın seccadesi ve orijinal bir çalışma olarak Zübeyde Hanım’ın renkli, dijital heykeli gibi eserler sergileniyor.

Eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in annesi için imzaladığı çeviri kitap, çok sayıda meşhur edebiyatçımızın, sanatçımızın anne ve annelik temalı eserleri de müzede yer alıyor. Bina içerisinde, -sanat alanında “enstalasyon” kavramıyla açıklanan- iç bütünlüğü olan, yerleştirilmiş, muhatapların katılımının gerekli olduğu alanlar da var. Bu alanlar arasında en çok dikkatimi çeken “yüzleşme / anneye sorulmamış sorular” başlığını taşıyan ve çok sayıda aynanın kullanımıyla oluşturulan bölüm oldu. Aynaların üzerinde “en sevdiğin şarkı ne?”, “ağladın mı?”, “yorgun musun anne?” “bir hayalin var mı anne?” gibi sorular yazılıydı. Bu bölüm “ya vaktimiz olmadığından ya da aklımıza gelmediğinden” yeterince zaman ayırmadığımız, birçok açıdan dünyada en yakın olduğumuz insanla ilişki düzeyimizi düşünmeye, onunla empati kurmaya yönelten bir alandı.

Annesinden yoksun kalmış çocuklar için kullanılan “öksüz” ifadesinin eski Türkçe’de “anne” anlamına gelen “ög” ifadesinden türetildiğini bu müzeyi ziyaretim vesilesiyle anımsamış oldum. Müzede öksüzlük temalı eserler arasında “öksüzün saç örgüsü”, “öksüzdoyuran” kapları ve “ana kokusu kolyesi” gibi örnekler mevcuttu. Ancak bu eserleri hep bir arada görünce insanın kaçınılmaz olarak yoğun duygular içerisine girdiğini belirtmek gerek. Ortam bana Didem Madak’ın “Ah’lar Ağacı” kitabında yer alan şu şiiri hatırlattı:
“Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah… dedim sonra,
Ah!”
Anne Müzesinin “doğurduğu” pek çok hissiyat arasında kalmışken “Gülcemal” vapurunun minyatürünü de gördüm. Bu vapurun adını ve namını adını ilk kez Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’ndan dinlediğim “Dursun Kaptan” türküsünde duydum. Balkan Savaşları, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Dönemlerinde askeri, resmi ve ticari taşımacılık işlerinde kullanılan vapur edebiyat-sanat alanlarında da ilgi çekmiş, sanat eserlerine konu olmuş. Balkan Savaşları sonunda Balkan topraklarından ayrılan son Türk askerleri Gülcemal ile yurda getirilmiş. Kazım Karabekir Paşa Kurtuluş Savaşı öncesinde Gülcemal ile Anadolu’ya, Trabzon şehrine gelmiş. İsmet İnönü başkanlığındaki Türk heyeti Lozan’a Gülcemal ile taşınmış. Ayrıca Atatürk’ün yurt içerisindeki çeşitli seyahatlerinde Gülcemal kullanılmış… Yurt dışı menşeli olan ve ilk olarak “Germanic” ismi verilen Gülcemal’e bu ismi Sultan Mehmed Reşad vermiş ve isim esasen sultanın annesinin ismiymiş. Tüm bu hadiseler dolayısıyla Gülcemal birçok açıdan Türk milletine, Türk insanına yuva olan ve kucak açan bir vapur olarak görüldüğünden Anne Müzesinde bir minyatürüne yer verilmesi yerinde ve incelikli bir tercih olmuş.
İki katlı müze binasının ilk katını dolaşırken arka planda “yüksek yüksek tepelere” türküsü çalınıyor ve ikinci kata çıkarken yürüdüğünüz merdivenlerin yanında bulunan duvarda “uçan da kuşlara malum olsun” yazısı eşliğinde kuş figürleri içeren bir alan bulunuyor.

İkinci kattaki eserlerin geneli anne ve annelik temaları içerisinde “gelin” kategorisine daha fazla hitap ediyor. Lohusa salonu, al duvak, kundak, beşik, dikişli-nakışlı eserler, müze kurucusu Şermin Yaşar’ın bizzat kendi bebekliğinden kalan bebek eşyaları gibi çok sayıda eser ve yapıya yer verilen ikinci katta da en az ilk kattaki kadar duygusal bir ortam vardı. Anadolu’nun düğün adetleri hakkında verilen bilgiler ve paylaşılan eserler ikinci katta dikkatimi en fazla çeken şey oldu. Bir atasözü olarak da kullanılan “yarım elma, gönül alma” ifadesiyle ilgili olarak yer verilen eserde Tokat yöresinde bilinen, Anadolu’nun düğün adetlerinden biri olan “okuntu” çıkarılmasından bahsediliyordu. Okuntu, bugünkü düğün davetiyelerinin yerini tutuyor; ancak bugünden farklı olarak davetiyeyle birlikte küçük hediyeler, yazma, mendil gibi eşyalar da gönderiliyormuş. Tokat okuntusu ile gönderilen eşya eğer “Tokat Yarım Elmalısı” ise bu gelinin öksüz, annesiz, yani “yarım elma” olduğunu gösteriyormuş. Okuntuyu alan davetliler de buna göre yarım elma olan gelinin “gönlünü alma” amacıyla uygun düşecek hediyeler getiriyorlarmış… Anadolu kültüründe bunun gibi pek çok güzel, incelikli adetin olduğunu bilmekle beraber bu adeti daha önce duymamış biri olarak bana çok etkileyici geldiğini belirtmem gerekiyor. Böyle anlamlı adetlerimizin ve ince düşünme kültürümüzün devam ettirilmesi ne iyi olurdu!
Vaktimin kısıtlı oluşunu gözeterek müze kompleksi içerisinde yer alan diğer binayı da görmek istedim. Bu binanın varlığını ve burada da eserlerin sergilendiğini müze görevlileri sözlü olarak hatırlattılar. Ancak sanırım müze kompleksi içerisinde bu binaya yönlendiren tabela vb. hatırlatıcıların kullanılmasında fayda var. Müzeyi ziyaret etmeden önce araştırmış olmasam ve görevliler de söylemese ilgili binayı es geçerek ziyaretimi tamamlayabilirdim… Müzenin bu bölümünde “Dünya Anne Bebekleri Koleksiyonu” olarak isimlendirilen, onlarca ülkeden annelerin sembolize edildiği antika bebekler ve bez bebekler bulunuyor. Çeşitli dillerde “Anne” sözcüğüne karşılık gelen ifadeler eşliğinde “anne bebek”lerin sergilenmesi tematik açıdan güzel bir çalışma olmuş. Binada bu bebeklerin haricinde çeşitli tablolar, ülkemizde ilk defa 1956 yılında kutlanmaya başlanan Anneler Günü anısına 1956’dan itibaren ilgili yıllarda Anneler Gününün olduğu günü gösteren takvim yapraklarının sergilendiği bir bölüm de var. Hatıra değeri taşıyan bu kısımlar gayet şık duruyordu.

Bebek koleksiyonunun sergilendiği bina içerisinde bir sunum vardı ki onu özellikle dile getirmek gerekiyor. Singer marka bir dikiş makinesinin; üzerinde çeşitli alet edevatla ve yakasında şerit mezura olan siyah renkli bir önlükle birlikte sergilenmesi, üzerinde yelek bulunan bir sandalyenin olması ve alt kısımda dikiş makinesini kullanacak kişinin giyimi için hazır duran bir halı terliğinin bulunması ilgili sunumu apayrı bir boyuta taşıdı. Zira şu an çok yaygın olmasa da eskiden bu dikiş makineleri neredeyse her evde görebileceğiniz bir aletti. Karşılaştığım bu ortam Şanlıurfa’daki aile evimizde bulunan, daha çok istirahat halinde olsa da, annemin ve zaman zaman babaannemin kullandığı Singer dikiş makinesini gözümün önüne getirdi. Müzede yer alan bir sanat eserinin “anıları ve anaları” anında hatırlatacak kadar güçlü bir tesirinin olması doğrusu büyük bir başarı ve yoğun bir emeğin ürünü olmalı.

Dikiş makinesinin hemen yanında, başka bir odanın kapısı olduğu izlenimi verilen köşede “Anneler Günü Levhaları” sergileniyordu. Levhalardaki yazılar esasen çokça duyduğumuz, tahmin edebileceğimiz standart metinler görünümündeydi ancak ortama genel olarak yakışmışlardı. Binada bir de bir perdenin ardında yer alan farklı bir sunum alanı bulunuyordu. Üzerinde tülbent bulunan eski, işlemeli bir tahta beşikle paylaştığınız ortamda farklı dillerde seslendirilen ninnileri kulaklıklarla dinleme imkânı sunuluyordu. Bu ortamın da alan bazlı sanat çalışması olarak güzel bir düşünce olduğu kanaatindeyim.

Müzeden ayrılmak üzereyken bir de içeride ayrı bir alana sahip olan “Maminka” kafeyi ziyaret etmek istedim. Giriş kısmının önünde “herkesi mutlu edemezsin, sen kahve değilsin” yazan bu kafenin o gün kapalı olması benim açımdan büyük talihsizlik oldu. İçeride bazı kitapların ve motiflerin sergilendiğini gösteren bazı görselleri sosyal medyada görmüştüm. Kafenin isminin bir başka dilde “anne” anlamına gelmesi çok anlamlı bir dokunuş olmuş, içeriye girip kahve içemesem de bu alanın müze kompleksi içerisinde bulunmasını takdir ettim.
Çıkışta aklımda gezi ekibimizin ne durumda olduğu, vakitlerini nasıl geçirdikleri vardı. Bununla birlikte aynı zamanda müze ortamının tesiri de hala üzerimdeydi. Genellikle gezileri “eğlence, haz ve mutluluk” ekseninde yahut “malumat edinme, genel kültür kazanma” çerçevesinde değerlendirme, bu alanlar arasına sıkıştırma eğilimindeyiz. Anne Müzesine yaptığım ziyaretin bu genel duruma istisna teşkil etmesinden ziyadesiyle memnunum. Bazen gezilerin “huzur ve hüzün” ekseninde olmasına da ihtiyaç var. Zamansız ve sonsuz hissiyatlar doğuran, yaşam tecrübesini yansıtan bu tür gezilerde emeğin, sanatın önemi daha iyi anlaşılabiliyor. Müzenin bu bağlamda benim açımdan en önemli tesiri ve katkısı benzer tarzda başka müzelerin ve sanatsal çalışmaların ortaya çıkarılması için çabalama arzusunu doğurması oldu.
Şanlıurfa’nın ve ülkemizdeki birçok farklı şehrin emekçi insanlarının “mevsimsel işçilik” faaliyetleri çerçevesinde gelir elde etme kaygısıyla yollara düştüğü, türlü zorluklar çektiği süreçleri gözler önüne serecek bir “Emekçi Müzesi” kurulması çok anlamlı olurdu. Keza Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine giden ve oralarda hayat mücadelesi veren, zorluklara rağmen ayakta kalarak aileler kuran ve kültürümüzü yaşatan insanlarımız için “Gurbetçi Müzesi” kurulması da benzer şekilde akla gelen konseptlerden biri oldu. Tıpkı annelik gibi bizlere yuvayı ve yurdu hatırlatan çeşitli faktörler var ve ben bunlar arasında müzik önemli bir yer tutuyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, dilimize, kültürümüze aşina olan insanların gönül dünyasına müzik yoluyla hitap edebiliyoruz. Türkülerimiz bu alanda başat unsur, şarkılarımız da benzer şekilde etkileyici oluyor. Bu çerçevede tematik müzeler kurulması ve ülkemizde sevilen sanatçılar gözetilerek sanatçı odaklı çalışmalar yapılması da değerlendirilebilir. Tıpkı Anne Müzesi örneğinde olduğu gibi son yıllarda kurulan “Türk Müziği Müzesi”, “Neşet Ertaş Türkü Bahçası” bu açıdan emsal niteliğinde. Bu örneklerin arttırılması ve içeriklerinin zenginleştirilmesi mümkün.
Emsal niteliğindeki sanatsal çalışmalardan bahsetmişken, lise yıllarımda şiirlerini okuduğum Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’yu “Kelebeğin Rüyası” filmi aracılığıyla farklı bir açıdan görme imkânı buldum. Bu isimlerin sanat hayatlarından kesitler sunan film bence ilgili tarihlerde en başarılı edebiyat uyarlamalarından biriydi. Henüz 22 yaşındayken verem hastalığı sebebiyle vefat eden Rüştü Onur’un bir şiiri, benim için kâğıt üzerinde kurulmuş en sarsıcı metinlerden biriydi. Filmde ise yazar Rüştü Onur bu şiiri annesine yöresel bir ağızla seslendiriyordu. Filmdeki bu kurgu, eşsiz olan aşağıdaki şiirin tesirini benim açımdan daha da derinleştirdi:
“Kimden sual ettiysem halimi
Güldüler
Anam bile şiir yazdığım için
Bakmadı yüzüme
Yalnız bir öğle üstü sofrada
Ölüm mukaddermiş dedi
Halbuki yaşamak alnımın yazısı…”
Mana ve emek ne kadar ön plana çıkarılırsa o kadar güzel neticeler alınabilir, o kadar fayda sunulabilir. Tabii ki bunu yaparken aynı zamanda sanatsal kaygıları bırakmamak, nitelikli eserler üretmek ve sanatın kendisi kadar sunumu üzerinde de ciddi ölçüde gayret sarf etmek gerekiyor. Şermin Yaşar’ı bu açıdan tebrik ediyor; Anne Müzesi, yazıda zikredemediğim önemli bir diğer eseri olan, Kelime Müzesi gibi başarılı çalışmalarının devam etmesini ve bu türden sanat çalışmalarının, tematik müzelerin ülkemizde hızla yayılmasını temenni ediyorum…
M. Ali Akay

Yorum bırakın